Haftaya Bakış (316): Casusluk davası | CHP'ye saldırılar tırmanıyor | Halk TV olayı

15.05.2026 medyascope.tv

15 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız ve Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Öne çıkan olay deyince, dönüp dolaşıp hep CHP çıkıyor karşımıza.
Kemal Can: Sürekli önümüze çıkartılan, önümüze kıran diyebiliriz.

Ruşen Çakır: Evet. Ben buna ‘’topyekûn savaş’’ dedim. Yani artık her koldan geliyor. Mesela geçen gün aynı anda Casusluk Davası, İBB Davası, Aziz İhsan Aktaş Davası görüldü. Davalar sürüyor, operasyonlar sürüyor. Şimdi yeni moda bir şey çıktı: Etkin pişman olan belediye başkanları, onların eğilip bükülüp servis edilen ifadeleri. Acayip bir durum. Ve tabii üst üste bel altı vuruşlar çok fazla son günlerde. Özellikle CHP'li kadın milletvekilleri ve kadın parti yöneticilerine, onların haysiyetlerine yönelik çok adice şeyler yapıyorlar ve bunlar tabii ki bir bilgi dâhilinde servis ediliyor.
Şimdi önce istersen şu Casusluk Davası’nı ele alalım. Çünkü ben bu davanın duruşmanın birinci ve üçüncü gününü izledim. Öncesinde de baktım, ilgilendim. Bir de, ben bu konulara biraz meraklıyım. NTV'de istihbarat belgeseli yapmıştım hatırlarsan. Burada, kim casus, neyi pazarlamışlar, kime pazarlamışlar, hangi bilgi, bunları hiçbir şekilde görmek mümkün değil. Ama ortada şöyle bir husus vardı: Etkin pişmanlıktan yararlanan Hüseyin Gün diye bir adam var. O da tutuklu ve onun beyanı üzerinden yürüyecek diye düşündük. Ve ilk gün adam geldi, ilk ifadesini verdi ve “Ben casus değilim. Casus olmadığım gibi, kimseyi de casuslukla itham etmiyorum. Sayın Ekrem İmamoğlu, Sayın Merdan Yanardağ, Sayın Necati Özkan hakkında casus da demedim” diye açıkladı. Aslında davanın orada bitmesi lazımdı, ama tabii savunmalar devam etti. Üçüncü gün savcı “Delillerin toplanması tamamlanmadığı ve mevcut delillerin de gerektirdiği üzere tutuklu yargılamanın devamına…” dedi.
Şimdi orada şöyle bir husus var: Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan zaten öteki davadan, İBB Davası’ndan tutuklular. Tahliye kararı verilse bile çıkamayacaklar. Hüseyin Gün öteki davada da yargılanıyor, ama tutuklu yargılanmıyor. Dolayısıyla tahliye kararı çıkarsa tahliye olacak. Merdan Yanardağ da zaten sadece bu casusluk davasından yargılanıyor. Tahliye kararı çıksa, o da çıkacak. Yani akşam evine bırakılması lazımdı, ama olmadı. Şimdi orada Hilmi Hacaloğlu’nun söylediği bir şey var ki o çok önemli: Mahkeme temmuz ayı başına attı Casusluk Davasını. Merdan'ın el konulan Tele1 kanalının açık arttırması haziran ayında. Merdan bugün çıksaydı kanalını geri alabilir miydi bilmiyorum. Ama herhâlde satıldıktan sonra geri alması çok daha zor olacaktır. Onun sonrasına atılmış bir şey var. Zamanında Fethullahçıların da böyle çok ürettikleri davalar vardı. Ama oralarda, bir yerlerden bir şeyler yürüyebiliyor gibiydi ya da mesela ONLAR Fethullahçılar delil üretiyordu. Yani bir yerlere bir şey yerleştiriyorlardı. Burada öyle bir şey de yok. Hakikaten anlam vermek mümkün değil. Yani bunun neresi dava? Merdan'ın dediği gibi ‘’yumurta yok, ama omlet yapıyorlar.’’ Hakikaten bir şey yok. Ama ‘’Tutukluluğun devamı’’ kararı da geçti ve bu dört kişi, yargılanmaya temmuz ayında devam edecek.
Kemal Can: Evet. Şimdi senin Hilmi'den aktararak söylediğin şey önemli tabii. Öyle bir tarih örtüşmesi ya da özellikle denk getirme, muhtemelen vardır. Ama biliyoruz ki aslında hem delil bulma ihtiyacı yok hem de prosedüre uydurma ihtiyaçları da çok yok. O tarihler denk gelir gelmez, o ayrı mesele. Zaten şu anda tamamlanmış ve bu suçtan mahkûm olmuş bir insan yokken, onun kanalına el konulmuş ve satışa çıkartılmış durumda. Herhangi bir prosedüre uyma ihtiyacını duymadıklarını buradan anlıyoruz zaten. Böyle bir suçlamayla gözaltına alınmış. Şu anda tutuklanmış, ama mahkûm olmuş bir insan yok. Dolayısıyla bu suçu gerekçe göstererek kanalına el koymak, kanalına çökmek, hatta alıp başkasına satmak gibi bir şey yapıyorlar. Bunun hiçbir hukuki dayanağı yok. Saçma sapan bir şey.
Hilmi'nin işaret ettiği, senin de hatırlattığın konu önemli. Ama zaten o örtüşmelere, o denkliklere, o hukukî prosedürlere hiç bağlı değiller. Onlarla hiç işleri yok. Ayrıca senin söylediğin gibi, herkesi casuslukla suçlamalarına neden olan insanın, diğer davalarda olduğu gibi etkin pişmanlıkla bunu kabul ederek diğer sanıkları suçladığı bir durum da yok. Hatta casuslukla ilgili iddia edilen tek bağlantı bu insanla temas olduğuna göre, zaten bu insan dışında ne Merdan'ın ne İmamoğlu'nun ne de Necati Özkan'ın bir başka ülke ile temas ettiği, ona bilgi aktardığı konusunda bir iddia da var. Hüseyin Gün'le kurulan ilişki de son derece tartışmalı, ki duruşmada kendisi İmamoğlu’yla bir kere görüştüğünü, Merdan Yanardağ'la görüşmediğini, Necati Özkan'la da başka bir konuyla ilgili görüştüğünü zaten söyledi. “Casuslukla benim bir alakam yok” dedi Senin de söylediğin gibi, aslında casusluk iddiasını karşılayabilecek delil yok ortada. Delil olmadığı gibi, aslında böyle bir iddia da yok ortada. Burada yapılmış olan casusluk nedir, belirsiz. Önce bir eylem olacak, bunun casusluk olduğunu iddia edeceksiniz. Sonra da o eylemin gerçekleştiğine dair kanıt bulacaksınız. Ama casusluk olduğu iddia edilen eylem ortada yok. Merdan'ın söylediği, “Yumurta yokken omlet yapma” hikâyesi bu. Sen, “Fethullahçılar hiç olmazsa delil üretiyorlardı” dedin. Şimdi delil ihtiyacı zaten ortadan kalktı. Ama delil ihtiyacını geçtik, delil zaten bulunmuyor. Şu anda iddia edilen suçlamaların karşılığı olan eylemler yok. Mesela rüşvet çarkı var, para yok. Casusluk iddiası var, ortada bir bilgi yok. Casusluğun olabilmesi için bir bilgi aktarımı olması lazım, ama ortada aktarılmış bir bilgi yok. Dolayısıyla, daha delil aşamasına gelmeden, iddianın, suçlamanın kendisi boş.
Mesela Brezilya Devlet Başkanı Lula'nın yargılanma süreci kitaplara konu oldu. Hatta hukukî kavramlar üretildi bu konuda. Muhtemelen Türkiye'deki bu yargılamalar konusunda da dünyada da ilgi görebilecek çeşitli yayınlar yapılacak. Çünkü bu, bildiğimiz hukuk kaideleri, evrensel hukuk penceresinden değerlendirildiğinde hakikaten çok şaşırtıcı bir süreç olarak yaşanıyor. Casusluk Davası da bunun galiba en acayiplerinden biri. Gezi Davası, eylemle, bu suçla mahkûm edilen insan arasında ilişki kurulmamış bir dava olarak, bu konuda çok önemli bir örneği oluşturuyordu. Bu casusluk, eylemin de ortada olmadığı bir hadise olarak yaşanıyor.
Hüseyin Gün'ün verdiği ilk ifade sonrasında, mahkemenin, değil tahliye vermek, aslında davayı reddederek bu davayı sonlandırması gerekiyor. Çünkü ortada bir eylem yok. Ama zaten dava bir şey olduğu için açılmadı ki. Şimdi oradan yola çıkarak ilerlediğimizde, bütün diğer davalarda da, biraz sonra konuşacağımız hadiselerde de olduğu gibi, dert orada değil. Yani ‘’Bir açık bulalım. O açığın inandırıcı olmasını sağlayalım. Sonra da bunu kullanarak insanları yargılayalım, cezalandıralım’’ gibi bir yol izlenmiyor. Önce cezalandırılmak istenen kişi saptanıyor. Sonra, ‘’Biz bunu neyle cezalandıralım? Neyi takalım boynuna?’’ diye karar veriliyor. Bu kararların hepsi siyasi. Bu kararların siyasi olduğu, savcısından, devleti yöneten en üst makama kadar hiç kimse tarafından saklanıp gizlenmeyen bir şey zaten. Dolayısıyla, ‘’Mahkemede ne oldu? Mahkemede olanla, yapılan arasında nasıl bir irtibat var?’’ tartışmasını yapıyoruz, yapmamız gerekiyor. Hukuken bunun altının çizilmesi gerekiyor. Ama konunun bununla hiçbir ilgisi olmadığını biliyoruz. Hatta sen o duruşmanın olduğu gün yaptığın yayında, “Savcının mütalaası zaten otomatik bir şeymiş. Öyle derlermiş, ama mahkemenin verdiği karar acayip” dedin ya, tamam, savcı tutukluluğun devamını ister. Ama mahkeme sonuçta başka bir organ olduğu için, savcılığın iddiası ya da talebi, tamam, fakat mahkeme de bunu uygun görüyorsa burada bir problem var demektir.
Ama burada mesele ‘’savcı bir şey söylüyor, mahkeme de bunu değerlendiriyor ve buna göre devam ediyor’’ diye işlemiyor ki. Mesele zaten: ‘’Bunlar tahliye edilebilir, edilemez. Edilmesin, dursun. Bunlar yargılansın, bunların mallarına çökülsün. Bunlar yasaklansın. Bunları itirafçı yapalım. İtirafçı yapmak için bunlara baskı yapalım. Bunlar zayıf görünüyor, bunlara abanalım’’ meselesi. Bunların hepsi ve tamamı hukukun içerisinde cereyan eden şeyler değil. Siyasi kararlarla ve tamamen operasyonel bir faaliyet olarak yürüyor. O zaman da, davaları konuşurken bir yere kadar geliyoruz; “Bu, nasıl bir şey? Bu, nasıl olur?” diyoruz. Ama sonuçta hep de kafamızın arkasında, ‘‘Zaten bu iş hukuki değil ki. Nasıl böyle bir karar çıktı?” var. Ama bu, bir açmaz. Ne yazık ki bu açmaza cevabı şöyle sürdürmek gerekiyor: Bundan vazgeçip bunun normal olduğunu kabul etmek mümkün değil. Her zaman, burada hukuki olmayan şeyin altını çizmek, tekrar etmek, tekraren söylemek gerekiyor. Pek çok avukat, hukukçu bunu zaten ısrarla yapıyorlar. Politik aktörler de, gazeteciler de zorlu şartlarda çalışarak bu boşlukları gösteriyorlar; mümkün olan en geniş kesime ulaştırmaya çalışıyorlar. Bundan asla ve asla vazgeçmemek lazım. Ama şunu da hep bilmek lazım: Bunlar tamamen bir siyasi karar sürecinin parçası. Biraz sonra konuşacağımız bu kumpas, kuşatma, senin söylediğin gibi, belden aşağıya operasyon dinamiği de aynı şekilde işliyor zaten.

Ruşen Çakır: Çok acı, çok çok acı. Burada şahsen tanıdığım çok az insan var. Mesela Okan'ın adı geçiyor. Ortak arkadaşımız, eski gazeteci, şimdi Ankara Milletvekili olan Okan Konuralp. Mesela Özkan Yalım’ın, Özgür Özel’le yazıştığı WhatsApp mesajları diye bir şeyler servis ediliyor. Orada bir yığın çelişki var. Özgür Özel de bugün İsmail Saymaz'a, “O yazışmaların tamamını göstersinler” demiş. Bazı yerlerini sansürlemişler, atmışlar iddiaya göre. Devletin elinde bir imkân var. Bir de, etkin pişmanlıktan yararlanmak ve kendisini kurtarmak için her şeyi yapabilecek birisi var. Ve bunları olduğu gibi servis edebilecek, kendilerine verileni sorgulamadan servis edebilecek medya var, şu var, bu var. Şimdi böyle bir ortamda ortaya birçok şeyi faş ediyorlar. Ondan sonra bu insanlar, Özgür Özel başta olmak üzere, ama sadece onlar değil, kadın milletvekilleri, erkek milletvekilleri, kadın parti yöneticileri ya da Veli Ağbaba, kalkıp kendilerini savunmaya çalışıyorlar, ama söylediklerinin hepsi havada kalıyor. Mesela o kadın milletvekilleri ile ilgili açıklamalar yapan şahıs, sözümona magazin programcısı. Eskiden, magazin programcıları şarkıcı, türkücü, sinema oyuncusuyla ilgili ya da en fazla futbolcu hakkında bir şeyler yazarlardı. Bu nasıl bir magazin programcısı ki siyasetçiler hakkında “magazin” diyor? Magazin filan değil. Belli ki birileri tarafından yönlendiriliyor ve o söylediğiyle kalıyor. Resmen soruşturma açılmış, ama pek bir numara olmuyor. Mesela Meclis başkanının milletvekilleri ile ilgili bu söylenenler hakkında şu âna kadar hâlâ bir tavır sergilememesi çok acı.  İktidarda olmayan birtakım partilerin milletvekillerinden destek verenler oldu.  Ama AK Parti'den kimse, ‘’Yapmayın ayıptır. Böyle konularla uğraşmayın’’ demedi. Yani tamamen ahlâksızca yürüyen bir saldırı furyası var. Kavram o herhâlde ya da daha sert kavramlar da bulunabilir.
Ben bu sabah burada Özgür Özel’le ilgili yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/05/15/hedefte-ozgur-ozel-var/ da söyledim. Bunlar, siyaseten o kadar tehlikeli yöntemler ki, yapmaya çalışanın elinde kalabilecek şeyler. Çünkü artık dibin dibi bu. Tabii bunlara başvuruluyor olmasının da bir başka göstergesi var; ellerinde normal materyal yok. Hatırlarsan, Erdoğan ilk başta “Öyle şeyler çıkacak ki birbirlerinin yüzlerine bakamayacaklar” demişti. Bunları kastetmiyordu tabii ki. Onlar, çok büyük yolsuzluk, kanıtlanmış birtakım iddialardı. Bunların hiçbirisi olmadı. Şimdi bir şey hâlinde seri üretimle sürekli yeni birtakım şeyler ortaya atıyorlar. Kimi zaman Özkan Yalım üzerinden, kimi zaman Böcek Ailesi üzerinden, kimi zaman sözümona magazin yayıncısı üzerinden ya da gazeteci üzerinden. Mesela, şimdi gazeteci olarak ortaya çıkan birtakım insanlar çıkıp “Özgür Özel'in WhatsApp mesajları” diye kendi adlarıyla bunları yayınlıyorlar. Özgür Özel'e sorarak, ‘’Sizin hakkınızda bana böyle bir mesaj verdiler. Ben bunu yayınlamayı düşünüyorum. Ne dersiniz?’’ de demiyorlar. Böyle bir şey olamaz. Ondan sonra aynı kurumun elemanı, İhlas grubundan biliyorsun, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda kalkıp Özgür Özel'e, “Bize niye böyle davranıyorsunuz?” diyor. İnsanı çok tiksindiren şeyler oluyor ve tabii bu, siyaset adına oluyor. Bir yandan da AKP karşıtı oldukları söylenen birtakım kişiler de bu tür olaylara, ‘Ama CHP de…’ diye başlayan cümleler kuruyorlar.
Kemal Can: Evet. Şimdi iki şeyi hatırlatıp bu konuya gireceğim. Bir tanesi, “Ama montaj, ama şu ama bu…” sözü. İkincisi de “Ne özeli, ne özel hayatı? Bunlar genel, genel” lafı. Bu iki söz, buradaki etik standardı, etik çıtayı belirlemiş, en tepeden belirlenmiş olan çerçeveyi işaret eden noktalar. Bunları dikkate alarak baktığımızda çok az şey şaşırtıcı gelir. Şimdi iki tane kısır döngü cereyan ediyor. Bütün bu operasyonlar, senin söylediğin bu belden aşağı faaliyetler, hatta bunun için davalar… Zaten her şey artık büyük bir paketi içeriyor. Bu aslında aynı büyük bir paketin içerisinde -büyük abluka, büyük kuşatma, üst başlığı her ne olacaksa- katman katman, ama hepsi aynı hedefe yönelmiş büyük bir operasyonun parçası. Dolayısıyla, her birinin ayrı ayrı yürüdüğünü düşünmüyorum ben.
Şimdi burada iki tane temel, tuhaflaşmaya başlayan kısır döngüden bahsedebiliriz. Bir tanesi, senin kısmen demin değindiğin bir nokta. Yani bu operasyonu yürüten iktidar cenahı açısından şöyle bir tablo var: 19 Mart'ı başlangıç alırsak, ki biraz daha evveliyatı var, bu heybelerle, turplarla başlayan o operasyon serisinin şöyle bir açmazı oluştu: Muhalefet ve özellikle CHP üzerindeki yıpratıcılığı devam ettirebilmek için sürekli dozu arttırmak zorundalar. Çünkü bazen yargı eliyle, bazen troller eliyle, bazen dedikodular üzerinden, bazen başka taraftan bir hamle yapılıyor. O yapılan şey, sınırlı bir etki üretiyor ve o etki çok çabuk zayıflıyor. Ve aslında bütün davaların siyasi olduğu kanaatini değiştirmiyor. Yani bütün bu tezviratın, dedikoduların siyasi bir amaç için yapıldığını, dolayısıyla kimse, “Bak, bu isimler nelere karışmışlar’’ diye bunlarla ilgili kanaatini değiştirmiyor. Dolayısıyla, bu etkinin devamı için sürekli doz arttırmak gerekiyor. Sen, “Artık dibin dibi” diyorsun da, bunun dibi de yok aslında. Bu, sürekli doz arttırmak zorunda. Sürekli, daha fazla ve süreklilik arz eden bir operasyon dinamiği. Operasyonu genel anlamda kullanıyorum, sadece güvenlik kuvvetleri eliyle ya da yargıyla yapılmış operasyonları değil, senin işaret ettiğin gibi, medya ve sosyal medya üzerinden yapılan bu operasyonları sürekli büyütmek, sürekli arttırmak zorunda. Çünkü bunun sonucu alınamadığı gibi, etkisi de zayıflıyor, bu nedenle de arttırmak zorunda. Ama arttırdıkça, etkiyi arttırdıkça bunun yarattığı komplikasyonlar da artıyor. Yani bununla ilgili ölçü kaçtıkça bunun tepkisi de büyüyor. Bunun ilk etkisini zaten Saraçhane’de çok kuvvetli biçimde görmüştü iktidar. Şimdi böyle ahlak dışı saldırılar henüz öyle bir reaksiyon oluşturmuş değil. Ama insanların kafasında, algısında, ‘’Artık bu işin ölçüsü fena kaçtı’’ duygusu, tıpkı, ilk anda AKP seçmeni içerisinde bile 19 Mart’ın haklı bulunması çok zayıf ve onun siyasi bir gerekçeyle yapıldığı kanaati çok yaygınsa, bence şimdi de ölçünün kaçırıldığı konusundaki algı son derece kuvvetli. Dolayısıyla bu, iktidar cenahının kısır döngüsü ve açmazı. Bu, aslında bu operasyon sürekliliğini yaratan şey. Yani bizim hep önümüze çıkan ve sürekli çıkmak zorunda olan bir yokuş aşağı koşuş hâli. Şimdi işin bu tarafı böyle.
Ama CHP ve saldırı altında olan kısma dönersek, orada da yine senin demin değindiğin gibi, bütün bu olup bitene hiç kulak asmayıp, hiç muhatap almayıp, hiç cevap vermeyip yoluna devam etmesi mümkün değil. Çünkü çok somut, insanların doğrudan kişiliklerine dönük saldırılar var ve oklar artık giderek Özgür Özel'e doğru yönelmeye başladı. Hatırlarsan daha önceleri, ‘‘Hedef İmamoğlu’’ çerçevesi çok daha belirginken, şimdi, Özgür Özel merkeze konulmuş. Özellikle son saldırıların hedefinde o var. Bunlar karşısında sessiz kalınması mümkün değil. Bir tür cevap vermek zorundalar. Cevap verdiğin zaman da, bu iddiaları tekrar etmiş, gündemde tutmuş, belki biraz da yeniden üretmiş olmak gibi de bir açmaz var. Bu da, zor bir durum. Tamamen yokmuş gibi farz edemezler. Ama cevap verdikleri sürece de bunların sonu kesilmez. Bu açmaz da muhalefet cephesinde, özellikle CHP seçmeni civarında sürekli bir tedirginlik, bir rahatsızlık yaratıyor. Evet, demin dediğin gibi, iktidarın bir sonuç alma açmazı var. Ama bu tarafta da, ‘’Ya bu başımıza iş çıkartırsa? Bu, bizim ilerleyişimizi, birinci parti olma iddiamızı ya da etkili biçimde iktidara yürüme enerjimizi sekteye uğratır mı?’ diye bir kaygı oluşuyor. Çünkü kaçınılmaz olarak bu meselelerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bu tarafın açmazı da bu.
Yani iki tarafta da bu sürekliliği, bu türbülansı, kendini tekrar eden, hep aynı şey olarak önümüze gelen bu tabloyu yaratıyor. Bu iki açmazın oluşturduğu bir dinamik var ve bu, zehirliyor. Şu anda siyasi alan zaten çok daralmış durumda. Bir siyasi tartışma cereyan etmiyor, bir siyasi mücadele arenası hâlinde gelişmiyor siyasi alan. Tamamen bu dinamiklerin belirlediği bir kapışma sahnesine dönüşüyor. Bu da, çok kısırlaştırıcı bir şey, çok zayıflatan bir şey. İki taraf da henüz bu açmazdan kurtulmanın çok kuvvetli formüllerini bulabilmiş değiller. Böyle bir zorlukla karşı karşıyayız. Sen de medyayı biraz işaret ettin. Sonuçta, iktidarın zaten bu operasyonlar dinamiğinin parçası olarak işlev gören medyayı ve medya faaliyetini, sosyal medyayı zaten dışarıda tutuyorum, hiç değinmiyorum. Ama bu tarafta, güya başka mahallenin tribünlerine konuşan çevrede de, bu dediğim açmazı, özellikle muhalefetteki açmazı hiç de iyi niyetli olmadan kullanan, muhalefeti ve CHP'yi biçimlendirme kavgalarının parçasına dönüştürmeye çalışan odaklar var. Bunlar, sadece böyle işaret edilen ‘’hainler’’ meselesi değil. Farklı farklı kanatlarda, sanki çok iyi niyetli bir şey söylüyormuş kılığında, gayet problemli noktaları tekrar üreten, bu açmazı besleyen, bu sığlaşmayı, bu magazinleşmeyi köpürten tutumlar var.
Bu, çok klasik, İngiliz bulvar gazetelerinin şablonudur. Daha önce Türkiye'de de 80'li, 90'lı yıllarda bulvar gazeteleri benzer şeyler yapardı. Büyük boy çıplak kadın ya da bir revü görüntüsü basıp, altına ‘’Rezalet’’ diye manşet atma hamleleri yapılırdı. Aslında, o ilgiyi kullanıp, başka bir ahlâki pozisyondan sanki o ilgiyle ilişki kuruyormuş taklidi yapan, ama sürekli onu istismar eden tutumlar olurdu. Şimdi özellikle bu son magazinleşmenin böyle tarafları var. Evet, politik aktörler ve suçlama altındakiler, bu taraflara cevap vermek zorunda. Ama o cevapları da kullanarak, ‘’Ben cevapları haberleştiriyorum’’ kılığında, aslında iddiaları süreklileştiren bir ‘’magazin’’ tutumunun biraz fazla yer bulduğunu, ne yazık ki bazı meslektaşlarımızın isteyerek, istemeyerek, bilmeyerek, bilerek bunların içerisinde olduklarını görüyorum. Bu da rahatsız edici.

Ruşen Çakır: Meslektaş demişken, çok sayıda meslektaşımız Halk TV'den istifa etti. Sen bu konuyu, çarşamba günü yaptığın ‘’5 Soru 10 Cevap’’ yayınında https://medyascope.tv/2026/05/13/medya-halleri-kemal-can-ile-5-soru-10-cevap/ değerlendirdin, ama üzerinden kısaca bir geçmekte yarar var. Ne olmuştu? Önce Seda Selek, sonra ona selam çakan Sorel Dağıstanlı, ondan sonra da başka arkadaşlar peş peşe gitti. Bir kısmını yakından tanıyorum, bir kısmını gıyaben tanıyorum. Gerçekten de sektörde uzun yıllardır var olan, çekirdekten gelenler diyelim, benim bildiğim kadarıyla Sorel öyle birisi. Birçoğu öyle, Seda da öyle ve olay durdu gibi. Gökmen Karadağ da gitti, değil mi?
Kemal Can: Evet,

Ruşen Çakır: Remziye Demirkol gitti. Remziye de çok deneyimli, çok sorumluluk sahibi bir meslektaşımızdır. Gözde mesela…
Kemal Can: Gözde Şeker.

Ruşen Çakır: Gözde en genci. Ama o da galiba 16 yaşından beri muhabirlikten, tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiş. Birtakım Halk TV izleyicileri bundan rahatsız oldular. ‘’Yapmayın, zor durumda bırakmayın kanalı’’ anlamında rahatsız oldular. Ama yaşanan olaylar... Bir de tabii şu çok önemli: Halk TV'den ayrılan birisinin gidebileceği çok fazla bir yer yok açıkçası. Hele adı da varsa. Kendi hâlinde küçük bir kameramansa gidip başka bir yerde kameramanlık yapabilir, ama Halk TV'de ekran yüzü olan birisinin gidip mesela CNN Türk'te, NTV'de filan çalışma imkânı yok artık. Böyle bir şey var.
Bir diğer husus, istifa ettiğin zaman birçok hakkından da feragat etmiş oluyorsun. İşten çıkarılma durumunda tazminat alacakken, kendin gittiğinde tazminat alamamak gibi bir durum da var. Gerçekten çok zor bir şey yaptılar; ama belli ki artık daha fazla bu işi sürdürmek istememişler. Tabii kalanların da hâllerinden memnun olduğu söylenemez. Öyle de bir durum var. Çok kötü bir olay. Hâlâ öyle mi bilmiyorum, ama Halk TV, haber kanalları içerisinde en yüksek reytingi olan kanal diye biliyorum. Nasıl toparlanacak, ne olacak, açıkçası hiçbir şey söyleyebilecek durumda değilim. Çünkü öyle bir medya ortamı var ki, insana olumlu bir şey düşünme imkânı bırakmıyor diyeyim ve noktayı koyayım burada. Sen ne dersin? Yaptığın yayında söylediklerine ek olarak bir şeyler söylemek istiyor musun?
Kemal Can: Dün Göksel (Göksu) bu konuyla ilgili olarak, Remziye Demirkol, Hilmi Hacaloğlu ve Faruk Bildirici ile yine Medyascope'ta bir ‘’Açık Oturum’’ yayını https://medyascope.tv/2026/05/14/halk-tvden-istifa-eden-remziye-demirkol-anlatiyor/ yaptı. Remziye, doğrudan taraflardan biri olarak etraflıca konuyu anlattı. Burada iki noktanın altını çizmek istiyorum: Zaten o yayında da Remziye Demirkol bahsetti. Biraz önce bahsettiğimiz o magazinleşme hikâyesinde, bazı meslektaşlarımız bu hadiseyle ilgili, “Kim kimi kıskanmış, kim nereye gidecekmiş, kim ne yapacakmış?” diye yayınlar yaptılar ve birtakım insanlar da, ‘’Tamam, şimdi anladık. Demek ondanmış’’ diye buna gayet ikna oldular. Bunu yapanlar da, bundan tatmin olanlar da sorunlu insanlar; bunu söylemem gerekiyor. Bu, iyi niyetli bir tutum değil. Tıpkı demin konuştuğumuz gibi, bir sorunu, bir problemi bütünüyle, arkasıyla, önüyle, birikimiyle değerlendirmekten kaçıp, ‘‘O, ona ne yapmış?’’ diye magazinleştirmek… Bu, artık beyinleri peynire dönmüş, birtakım gündüz programlarında aile içi meseleleri, magazin programlarında bilmem neyi seyredip bütün dünyada ne olup bittiğini anladığını düşünen ya da dizilerden tarih veya siyaset öğrenen bir profili tatmin etmek, bu tür akıl yürütmelerle çok mümkün olabilir. ‘’Demek ki böyleymiş’’ diyecek ve ‘‘İşte bakın, gerçeği bulmuş’’ denilecek gazeteci olmak da mümkün olur. Ama bunun arkasında ne olduğunu sadece meslek mensupları değil, aklı başında herkes de bilir. Bunun altını çizmek istiyorum.
İkincisi bu konu, evet, ilk defa bu kadar çok gürültülü, bu kadar çok arkadaşın işi bırakmasıyla ortaya çıktı ama hem Halk TV'de hem de başka mecralarda daha önce de yaşandı, hâlâ da yaşanıyor. Senin söylediğin gibi sadece gitme cesareti gösterenlerin değil, kalan insanların da rahatsızlıkları pahasına devam ediyor. Çünkü meselelerin aslında sadece basit bir ‘‘Neler olmuş?’ meselesinden daha derin olduğunu, bunu tartışmanın hem mesleki açıdan gerekli olduğunu hem de siyasi iddia açısından gerekli olduğunu… Çünkü senin söylediğin gibi, bu kanalın reytingleri yüksek, çok ilgi görüyor. Ama burada şunu da gözden kaçırmayalım: Bir seçeneksizlik denizinin içinde bu imkânı kullanıyor. Bu seçeneksizliği hem izleyici hem de çalışanlar için bir istismar konusuna çevirmemek gerekir. İyi bir misyon, iyi bir fonksiyon edinebilirsiniz. Hayat sizi böyle bir role aday hâle getirebilir. Ama o zaman onun hakkını vermek, daha büyük bir sorumluluk, daha fazla fedakârlık demek. Fedakârlığı başkalarından isterken biraz daha dikkatli olmak gerekir. En azından, hiçbir şey yapamıyorsanız, üslup konusuna biraz daha hassasiyet gösterebilirsiniz. “Bu konu kapandı” dedin ya, keşke kapanmasa. Bu, sadece dava büyüsün anlamında değil. Bu, bir şeyleri konuşmanın vesilesi ve fırsatı olsun. Çünkü bu ciddi bir mesele. Emeğin değersizleşmesi, yapılan her işin değersizleşmesi. Bugün gazetecilik değersizleşir, yarın siyasetçilik değersizleşir. Öbür gün ekonomistlik değersizleşir. Bu sonsuza kadar gider. Her şey değersizleşiyor.
Mesela birkaç gün önce Bülent Şık, işini yaptığı için bir mahkûmiyet aldı ve para cezasına çarptırıldı. Daha önce sendikacılar işlerini yaptıkları için hapse atıldı. Yani her şey değersizleştiriliyor. Yapılan iş değersizleştiriliyor. ‘’Büyük bir dava var, büyük bir amaç var, büyük bir fonksiyon var. Bunun için her şey kenara atılabilir. ‘Şimdilik halı altına süpürülebilir’ diye bakmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü eğer başka türlü bir düzen, başka türlü bir dünya, başka türlü bir ülke isteme iddiasıyla bir ilişkiniz varsa, bunu yapmak bir özel ahlâki yükümlülük değil, bir zorunluluk aslında. Bunları eklemek isterim.

Ruşen Çakır: İyi, hadi bakalım öyle olsun. Herkes de benden çalıyor kardeşim, yapmayın ama. Evet, ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
25.05.2026 Özgür Özel kendisini aşıyor
24.05.2026 “Bay Kemal”in “ahlâk kavgası” ne kadar inandırıcı?
24.05.2026 Alişer Delek: “Yeni parti kurulmasından başka bir yol görmüyorum”
23.05.2026 Sahadaki Kimlik: Amedspor | Vahap Coşkun ile söyleşi
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
22.05.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek mutlak butlan kararından habersiz miydi?
22.05.2026 Edgar Şar: "İktidar uzun bir süre olaya dahil olmayıp CHP içindeki tartışmayı kızıştırmak isteyecek"
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı